Su Kabağının Hikayesi
Not: İşbu hikaye 2012 yılının Ocak ayının 21'i gecesi yazılmış, 22'sinde tamamlanmıştır. Daha nice arınmalara gebe kalınsın diye, tekrar hatırlansın diye.
Her hikaye gibi buna da bir girizgah lazım diye düşündü yazar. Nereden başlayacağını bilemedi. Su kabağının hazin ve ilginç hikayesini sunacaktı okuyucuya oysa.
Suyun hikayesinin bilinmeden su kabağının da anlaşılamayacağını düşündü, su ile başladı hikayesini anlatmaya yazar. Su gibi akmak istedi okuyucusuna.
"Su" yazdı defterine. Her yanı su oluverdi o an, boğulacaktı neredeyse. Anlatacak ne çok şey vardı sahi. Suyu anlatmamak abes kaçacaktı belli. Ama nasıl başlamalı? Yalnızca sudan bahsetse boğulacak, belki de hatıralarından dolayı. Yazar; kendini topladı. Başka bir sahife açtı defterinden ve usulca başladı.
Suyun hikayesinin bilinmeden su kabağının da anlaşılamayacağını düşündü, su ile başladı hikayesini anlatmaya yazar. Su gibi akmak istedi okuyucusuna.
"Su" yazdı defterine. Her yanı su oluverdi o an, boğulacaktı neredeyse. Anlatacak ne çok şey vardı sahi. Suyu anlatmamak abes kaçacaktı belli. Ama nasıl başlamalı? Yalnızca sudan bahsetse boğulacak, belki de hatıralarından dolayı. Yazar; kendini topladı. Başka bir sahife açtı defterinden ve usulca başladı.
SU KABAĞININ HİKAYESİ
-Bölüm 1-
Su kabağının hikayesi acaba su ile mi başlar? Yağmur mu besler her gece onu, her susadığında; cömertçe, istediğinin fazlası mı sunulur ona?
Her biri rahmet tanesi olarak düşen damlaların berraklığı mıydı onu bu kadar saf kılan? Suyun şeffaflığı mıydı içini dışını bir yapan? Susuşlarının ardında anlatacak çok şeyinin olması, yağmuru beraberinde getiren rüzgarın anlattığı hikayeler olabilir miydi?
Belli ki
Su kabağının hikayesi bir damla su ile başlamıştı. Bundan öncesini sormanın anlamı yok idi.
Su kabağı tohumunun yüreğine dokundu yazar. Hissedilen her ne varsa hepsini anlatabilmekti niyeti. Şöyle sayfalara döküldü o an, tanıklığın anı şöyleydi:
Bulutlar kapladı her yanı. Suskunluklarının ardında belli ki azapları gizliydi. Ha çatladı ha çatlayacak gökyüzü. Ha yarıldı ha yarılacak semalar. Tüm kızgınlıkların boşaltacaktı oysa, yeryüzündeki bekleyiş neyin nesi? Göğün verdiğini yer alacak az sonra. Yatışacak, yatıştıracak; bir ana şefkatiyle sindirecek tüm kızgınlıkları, kırgınlıkları. Yerin mübarekliği karşısında göğe duyulan nefret. Ondan kaçış isteği toprağa sığınma acziyetiyle birleşiyor. Bir su kabağı tohumu bazı şeyleri ilk defa tanıyacak olmanın korkusunu yaşıyor. Heyecanı da var elbet ama korkusu baskın çıkıyor. Elinden gelse toprağın yedi kat altına girecek. Aslında topraktan çıkmak istemiyor değil, sabretmeyi bilmiyor. Sabırsızlığın ötesinde hep burada kalacağını zannetmenin ümitsizliği var üstünde, hatta biraz da kırgınlığı. Sahi onu buraya ilk kim bıraktı? Kalbinde kırgınlığını ciddi ciddi hissediyor bunun. Ama bu duyguyu nerde taşıdığını da bilmiyor. Kendinden habersiz. Sığınacak yer arıyor. Bilmiyor ki kendini arıyor. Güvensizliklerini aşabilse kendisine ulaşacak belki de, belli mi olur? İşte yeni bir hayatın tohumu bu hissiyatları taşıyor. Bir hayat böyle başlıyor.
Gökyüzü yırtılıyor. Bu arada bulutlar tek tek yok oluşun eşiğine geliyor. Damlalar yeryüzüne doğru harekete geçiyor. Korkulu bekleyiş sona eriyor, kabulleniyor durumu su kabağı tohumu. Bekleyiş faslını atlattı ancak azaba uğrayacağını zannediyor hala. Görebiliyor mu toprağın üstündekileri?
Hayır. İlahî hissiyat bu oluyor galiba.
Korkulu su kabağı tohumu…
Yüreğinden haberi yok demiştik ya yine de yüreğinin hızlı çarpışlarını hissediyor, kabuğunu çatlatacakmışçasına.
Eee sonrası? Göğün verdiğini yer kabul etti. Yoksa bu rahmet mi? Farkedişin eşiğinde idi.
Ara verdi yazar. Su kabağı tohumunu incelemeye koyuldu. Bir hikaye yazmak bir noktada tanıklık gerektiriyordu. Hatıranın samimiliği ile şimdinin gerçekliğini tarttı kendi içinde. Bundan sonrası hangisi daha ağır basarsa onunla şekillenecek. Hangi durum neyi gerektiriyorsa artık, o gerçekleşecek.
Aradan zaman geçti. Toprak bağrına bastı damlaları bir bir. Süzüntü şeklinde aktı, yağmur katman katman ve menzile ulaştı.
Su kabağı tohumu ilk defa tanıştı yağmurla, ilk defa rahmet neymiş anladı. Uzun sürmedi yağmur. Ancak su kabağı tohumu kavraması gerekenleri o kısa anda kavradı. Bir doğumun eşiğinde olmanın hissiyatını yaşadı. Korktu, heyecanlandı. Bir sabırsızlık kapladı kendisini, kendi kendisine sığamadı. Çıkmaya çalıştı, olmadı. Üzüldü, hep böyle kalacağını sandı. Oysa bilmiyordu ki daha vakti gelmemişti. Bu, toprak altında bekleyiş yine onun içindi.
Toprağın altı böyle sancılı iken, üstünde neşe vardı. Bir servi susuzluğunu giderdi. Rahmeti gönderene bir kez daha şükretti. Yeni sürgünlerine ulaştırdı o suyu. Bir doğumun sevinci gibiydi. Yaşlıca bedeninde tazeliğin esintilerini hissetti. Ölüm ona yüklenmişti ağaçlar arasında, haddizatında o bir kabir bekçisiydi. Hem ölümü hem hayatı taşıdı kendinde, tam o anın kırılganlığını yaşadı. Yok hayır taşıyamadı. Gölgesi altında bir yerlerde hissetti, yaşam isteğinin bir kalp atışı gibi çırpındığını.
Suyu daha fazla çekmedi kendisine. O’na bıraktı.
Su daha da tohumun içerisine. Olmadı, çatlamadı. Tekrar üzüldü. Bir duygu daha vardı, yaşadığı işle onu ilk kez tanıdı. Bir dalga yükseldi içinden. Sanki kendisini çatlatacakmış gibiydi. O öyle sandı. Yaşama sevincinden baskın çıktı, ama yaşama sevincini de artırdı. Bu tezat geldi, aklı karıştı. Bilemedi ne halde olduğunu. Kendini toprağa iyice bıraktı. Toprak, çıkmak istediğinden emin olamadı. Her şey olacağına varsındı. Sükuneti özlediğini fark etti, toprak onu iyice sardı. Toprağın merhametini fark etti. Toprağı ana gibi kabul etti. Güveneceği yerin bulunduğu yer olduğunu anladı. Burayı bırakıp gitmek mi? Bu fikir akla ziyandı! Bir bebek masumiyetiyle salıverdi kendini, kendi masumiyetinin farkına vardı. Büyümediğini; ne olursa, kimi tanırsa burada kalacağını kavradı. Buradan gitmeyecekti. Ne de olsa fikri bile akla ziyandı.
İlki böyle oldu tanışmanın. İkincisi, üçüncüsü tanışma değildi elbet, ama rahmeti her seferinde taze bir heyecanla karşıladı su kabağı tohumu. İkincisi, üçüncüsü gecikmedi zaten rahmetin. Birbiri ardına izledi. Tohum her seferinde hacminin büyüdüğünü fark etti. Hacmi büyüdü de o yine sığamadı sığınağına. Ne zaman ki vakti geldi, su bedenine fazlasıyla doldu. İşte o vakit kabuğu dahi dayanamadı suyun yumuşaklığına. Çatlayıverdi. Oysa o zannediyordu ki kabuğu aşılmaz. En sert darbelerde bile kırılmaz. Öyleydi doğru. Ama, su bilirdi işini. Rahmetin bir yüzü de bu değil miydi?
Bir el uzattı toprağa tohum. Vefanın hissiyatı aşıp fiile dökülmesiydi bu. Ayrılmayacağının göstergesiydi buradan. Hem orası ,hem burası! Sahi nasıl olacaktı? Kendine güvensizliğin verdiği tereddütle daha da uzattı elini, daha derine indirdi. Çok derin değildi belki, gücü buna yetti. Suyu hissetti yine ona doğru da uzandı. Su olmasa nasıl kendini bulacaktı? Tohumu, ileride bu kadar güzel kılacak olan belki de vefasıydı. Bir süre bu şekilde bekledi. Merak dürtüsü sürekli mevcuttu doğru ama korkusu sürekli baskın çıkıyordu. Serin bir havada girmişti buraya. Şimdi sıcaklığı hissediyordu. Gün, ay, yıl kavramı yoktu elbette ama yazar biliyordu ki üç ay geçti üstünden toprağa girdiğinden beri. Bu kadar kısa mı anlatılır üç aylık süreç dersiniz. Ez-cümle; su kabağı tohumu acısıyla, tatlısıyla en fazla da sabrıyla, sabırsızlığıyla, korkusuyla, cesaretiyle, kana kana su içişiyle, suya hasret kalışıyla, yeri geldi öfkesi, yeri geldi sükunetiyle, kendini bir türlü bulamayışıyla, kendini dünyanın merkezinde hissediyor oluşu arasında gidip gelmeleriyle ama belki de en unutulmayacak olanı ümitsizliğiyle, sonunda hatırladığında en rahatlatacak olanı ümitsizliğe düştüğü an ana bellediği toprağa duyduğu güvenle ve en sonunda da heyecan anında bile unutmadığı vefasıyla üç ayı geçirdi. Bekleyiş yani bu. Üç ay hiç de kısa değil. Kısa bir anda dahi bekleyene sormak lazım saniyeleri.
Su kabağı tohumu; saniyelerden, dakikalardan, saatlerden, günlerden, haftalardan, aylardan haberi yok elbette. Ama o da hissetti üstünden ağır bir yük kalktığını, üstüne başka bir yük bindiğini. Sahi şimdi bu neyin nesi? Her anın amacı var elbet. Su kabağı tohumu bazen toprağa ne soruyor biliyor musunuz? Gökyüzü nasıl bir yer? Bulut nasıl, rahmet gökyüzünden nasıl iniyor? Söylesene kuzum bu kelimeler senin kulağına nerden çalındı? Kimler öğretti bunca şeyi sana? Kendini bulan su kabağı tohumunun yeni bir amacı var artık: Sahi gökyüzü nasıl bir yer? Anlatsanıza!
Toprakla bir bütün olduğunu hissettiği an başını uzatmaya başladı gökyüzüne doğru. En çok ümitsizliği burada yaşayacak ama bundan haberi bile yok. Biraz daha uzansa gökyüzünü görüverecek sanıyor. Sabırsız ruhta duyulan bekleyişin verdiği ümitsizlik, gayretin sonuçsuz kaldığını görmenin doğurduğu ıstırap... Kıyas edemiyor kendi içinde belli. Yine de biliyor ki hiç böyle ağır yükü hissetmemişti.
Gururu çok incindi. İlk kez kırıldı toprağa. Oysa ki o delip geçiyor her bir tabakayı bir bir. Bir şeyler yapıyor. Yükseliyor, yayılıyor, yeni yeni sulara ulaşıyor, hatta ve hatta toprağı bile bir arada tutuyor. Ama gökyüzünü göremiyor işte. Gerçekten var mı diye düşünmüyor değil. Ama tövbe… Bu rahmet nereden geliyor? Belli ki bu soruyla kafasındaki kuşkuları silip atıyor.
Eskiden olduğu gibi uzun sürmedi bu bekleyiş. Daha ağır geldi taşıdığı yük ama kısa sürede indi. Gökyüzünü gördü. Daha ne isteyebilirdi ki?
Mutluluğuna diyecek yoktu. Hayal ettiğinden bile daha güzeldi. Parlak, ışıklı bir şey gökte asılı duruyor sonra inip kayboluyordu. Tekrar geliyor tekrar gidiyordu. Neydi acaba? Bilmiyordu. Niye bahsedilmemişti ki ondan? Garipti bu hal doğrusu. En çok o şeyi beğendi gökyüzünde. Onun gibi olmak istedi. Her amaç gibi bu da yük olabilirdi üzerine ama olmadı. Fark etti çünkü kendi haliyle öyle olamayacağını ama hayaller kurdu, sevgisini büyüttü o parlak şeye karşı. En sonunda ne olacaktı? O şey gibi olacaktı, ya da olmayacaktı. Her ne olacaksa, varsın olsundu.
An geldi gövdesini daha çok uzatamadığını fark etti. Gökyüzüne değemeyeceğini anladı. Yerde sürüne sürüne ilerlemeye başladı. An geldi meyveye durdu. Çok uzun süre geçmiş gibi geldi kendisine. Çok fazla şey tanımış gibi. Çok uzun zaman geçmemişti aslında. Ne de olsa zaman izafiydi. Ona her şeyi sevdiren; şu uzun olmayan zaman içinde de her anını sevdirdi. Teslimiyeti öğretti.
Meyveye durdu demiştik ya hani. Hiç hazırlıklı değildi doğrusu buna o. Daha yenice; kendi doğumuna, kendi tanıklık etmişken, başka bir doğumun eşiğine tekrar gelivermişti.
Hiçbir şey yapmadan beklemeyi öğrendi. Hiçbir şey yapmadı sadece sabretti. Büyüttü meyvesini köklerini daha da derine, daha da suya doğru saldı. Gün geldi ilk azap sandığı güzellikle, rahmetle toprak altında değil de toprak üstünde karşılaştı. Bir sızıntıyı, ıslak bir toprağı değil de rahmetin tanelerini hissetti. Rahmetin tane tane olduğunu hissetti gövdesinde. Bir yerden değil her yerden gelişine ilk defa tanıklık etti. Güzelce karşıladı onu, güzelce uğurladı. Bir daha gelişini tebessümle bekledi. Bir daha değil çok daha geldi yağmur. Hep aynı içtenlikle karşıladı. Su kabağı tohumu olmuştu artık su kabağı. Hikayenin aslı bundan sonra başlıyordu.
Sadece yağmuru değil birçok şeyi ilk defa hissetmişti bu süre zarfında su kabağı. İlk defa çevresinde dolanıldığını gördü. İlk defa toprağının havalandırıldığını. Bazı eller hissetti üzerinde kendisini yoklayan. Meyvesini büyütmeye çalıştı. Toprağı ana gibi bellemişti doğru. Ama artık kendisi de bir anaydı. Her şeyini meyvesine adadı. Benliğini meyvesi üzerine taşıdı. An geldi, aylardan kasım. Bunu kendisi bilmiyordu ama yazar gayet iyi biliyordu. Çünkü kalemi su kabağına devrettiği andı.
İnan bu an anlatılmaz yaşanır. Canından can kopması. Bu anı yaşayanlardan başka kim anlatabilir? Tüm benliğini adadığın biriyle gitmekten başka çare yoktur. Bir tohumken ıstırabını yaşadığın hayatın, bir yavrunun bedeninde devam edemeyeceğini bilemezsin ilk başta. Ana gibi sahiplendiğin toprağını bile bırakırsın, ana yüreği işte… Bunu bile yaparsın. Toprağa uzattın elin de kalmamıştır artık. Gökyüzüne yükselmeye çalıştığın boynun da kırılmıştır. Ne vatanının esamesi okunur, ne de gideceğin yerin. Hepsi bir meyve olmuştur. Onun içindir ki alabildiğin nefes sayısınca varsındır. Onunla nefes alabilirsin ancak. Ne yavrunu besleyebilirsin artık, ne toprak anaya vefanı gösterebilirsin. Bu noktada hayat senin için topu topu alabildiğin bir nefestir. Gerisi boştur zaten.
Su kabağı tohumunun yüreğine dokundu yazar. Hissedilen her ne varsa hepsini anlatabilmekti niyeti. Şöyle sayfalara döküldü o an, tanıklığın anı şöyleydi:
Bulutlar kapladı her yanı. Suskunluklarının ardında belli ki azapları gizliydi. Ha çatladı ha çatlayacak gökyüzü. Ha yarıldı ha yarılacak semalar. Tüm kızgınlıkların boşaltacaktı oysa, yeryüzündeki bekleyiş neyin nesi? Göğün verdiğini yer alacak az sonra. Yatışacak, yatıştıracak; bir ana şefkatiyle sindirecek tüm kızgınlıkları, kırgınlıkları. Yerin mübarekliği karşısında göğe duyulan nefret. Ondan kaçış isteği toprağa sığınma acziyetiyle birleşiyor. Bir su kabağı tohumu bazı şeyleri ilk defa tanıyacak olmanın korkusunu yaşıyor. Heyecanı da var elbet ama korkusu baskın çıkıyor. Elinden gelse toprağın yedi kat altına girecek. Aslında topraktan çıkmak istemiyor değil, sabretmeyi bilmiyor. Sabırsızlığın ötesinde hep burada kalacağını zannetmenin ümitsizliği var üstünde, hatta biraz da kırgınlığı. Sahi onu buraya ilk kim bıraktı? Kalbinde kırgınlığını ciddi ciddi hissediyor bunun. Ama bu duyguyu nerde taşıdığını da bilmiyor. Kendinden habersiz. Sığınacak yer arıyor. Bilmiyor ki kendini arıyor. Güvensizliklerini aşabilse kendisine ulaşacak belki de, belli mi olur? İşte yeni bir hayatın tohumu bu hissiyatları taşıyor. Bir hayat böyle başlıyor.
Gökyüzü yırtılıyor. Bu arada bulutlar tek tek yok oluşun eşiğine geliyor. Damlalar yeryüzüne doğru harekete geçiyor. Korkulu bekleyiş sona eriyor, kabulleniyor durumu su kabağı tohumu. Bekleyiş faslını atlattı ancak azaba uğrayacağını zannediyor hala. Görebiliyor mu toprağın üstündekileri?
Hayır. İlahî hissiyat bu oluyor galiba.
Korkulu su kabağı tohumu…
Yüreğinden haberi yok demiştik ya yine de yüreğinin hızlı çarpışlarını hissediyor, kabuğunu çatlatacakmışçasına.
Eee sonrası? Göğün verdiğini yer kabul etti. Yoksa bu rahmet mi? Farkedişin eşiğinde idi.
Ara verdi yazar. Su kabağı tohumunu incelemeye koyuldu. Bir hikaye yazmak bir noktada tanıklık gerektiriyordu. Hatıranın samimiliği ile şimdinin gerçekliğini tarttı kendi içinde. Bundan sonrası hangisi daha ağır basarsa onunla şekillenecek. Hangi durum neyi gerektiriyorsa artık, o gerçekleşecek.
Aradan zaman geçti. Toprak bağrına bastı damlaları bir bir. Süzüntü şeklinde aktı, yağmur katman katman ve menzile ulaştı.
Su kabağı tohumu ilk defa tanıştı yağmurla, ilk defa rahmet neymiş anladı. Uzun sürmedi yağmur. Ancak su kabağı tohumu kavraması gerekenleri o kısa anda kavradı. Bir doğumun eşiğinde olmanın hissiyatını yaşadı. Korktu, heyecanlandı. Bir sabırsızlık kapladı kendisini, kendi kendisine sığamadı. Çıkmaya çalıştı, olmadı. Üzüldü, hep böyle kalacağını sandı. Oysa bilmiyordu ki daha vakti gelmemişti. Bu, toprak altında bekleyiş yine onun içindi.
Toprağın altı böyle sancılı iken, üstünde neşe vardı. Bir servi susuzluğunu giderdi. Rahmeti gönderene bir kez daha şükretti. Yeni sürgünlerine ulaştırdı o suyu. Bir doğumun sevinci gibiydi. Yaşlıca bedeninde tazeliğin esintilerini hissetti. Ölüm ona yüklenmişti ağaçlar arasında, haddizatında o bir kabir bekçisiydi. Hem ölümü hem hayatı taşıdı kendinde, tam o anın kırılganlığını yaşadı. Yok hayır taşıyamadı. Gölgesi altında bir yerlerde hissetti, yaşam isteğinin bir kalp atışı gibi çırpındığını.
Suyu daha fazla çekmedi kendisine. O’na bıraktı.
Su daha da tohumun içerisine. Olmadı, çatlamadı. Tekrar üzüldü. Bir duygu daha vardı, yaşadığı işle onu ilk kez tanıdı. Bir dalga yükseldi içinden. Sanki kendisini çatlatacakmış gibiydi. O öyle sandı. Yaşama sevincinden baskın çıktı, ama yaşama sevincini de artırdı. Bu tezat geldi, aklı karıştı. Bilemedi ne halde olduğunu. Kendini toprağa iyice bıraktı. Toprak, çıkmak istediğinden emin olamadı. Her şey olacağına varsındı. Sükuneti özlediğini fark etti, toprak onu iyice sardı. Toprağın merhametini fark etti. Toprağı ana gibi kabul etti. Güveneceği yerin bulunduğu yer olduğunu anladı. Burayı bırakıp gitmek mi? Bu fikir akla ziyandı! Bir bebek masumiyetiyle salıverdi kendini, kendi masumiyetinin farkına vardı. Büyümediğini; ne olursa, kimi tanırsa burada kalacağını kavradı. Buradan gitmeyecekti. Ne de olsa fikri bile akla ziyandı.
İlki böyle oldu tanışmanın. İkincisi, üçüncüsü tanışma değildi elbet, ama rahmeti her seferinde taze bir heyecanla karşıladı su kabağı tohumu. İkincisi, üçüncüsü gecikmedi zaten rahmetin. Birbiri ardına izledi. Tohum her seferinde hacminin büyüdüğünü fark etti. Hacmi büyüdü de o yine sığamadı sığınağına. Ne zaman ki vakti geldi, su bedenine fazlasıyla doldu. İşte o vakit kabuğu dahi dayanamadı suyun yumuşaklığına. Çatlayıverdi. Oysa o zannediyordu ki kabuğu aşılmaz. En sert darbelerde bile kırılmaz. Öyleydi doğru. Ama, su bilirdi işini. Rahmetin bir yüzü de bu değil miydi?
Bir el uzattı toprağa tohum. Vefanın hissiyatı aşıp fiile dökülmesiydi bu. Ayrılmayacağının göstergesiydi buradan. Hem orası ,hem burası! Sahi nasıl olacaktı? Kendine güvensizliğin verdiği tereddütle daha da uzattı elini, daha derine indirdi. Çok derin değildi belki, gücü buna yetti. Suyu hissetti yine ona doğru da uzandı. Su olmasa nasıl kendini bulacaktı? Tohumu, ileride bu kadar güzel kılacak olan belki de vefasıydı. Bir süre bu şekilde bekledi. Merak dürtüsü sürekli mevcuttu doğru ama korkusu sürekli baskın çıkıyordu. Serin bir havada girmişti buraya. Şimdi sıcaklığı hissediyordu. Gün, ay, yıl kavramı yoktu elbette ama yazar biliyordu ki üç ay geçti üstünden toprağa girdiğinden beri. Bu kadar kısa mı anlatılır üç aylık süreç dersiniz. Ez-cümle; su kabağı tohumu acısıyla, tatlısıyla en fazla da sabrıyla, sabırsızlığıyla, korkusuyla, cesaretiyle, kana kana su içişiyle, suya hasret kalışıyla, yeri geldi öfkesi, yeri geldi sükunetiyle, kendini bir türlü bulamayışıyla, kendini dünyanın merkezinde hissediyor oluşu arasında gidip gelmeleriyle ama belki de en unutulmayacak olanı ümitsizliğiyle, sonunda hatırladığında en rahatlatacak olanı ümitsizliğe düştüğü an ana bellediği toprağa duyduğu güvenle ve en sonunda da heyecan anında bile unutmadığı vefasıyla üç ayı geçirdi. Bekleyiş yani bu. Üç ay hiç de kısa değil. Kısa bir anda dahi bekleyene sormak lazım saniyeleri.
Su kabağı tohumu; saniyelerden, dakikalardan, saatlerden, günlerden, haftalardan, aylardan haberi yok elbette. Ama o da hissetti üstünden ağır bir yük kalktığını, üstüne başka bir yük bindiğini. Sahi şimdi bu neyin nesi? Her anın amacı var elbet. Su kabağı tohumu bazen toprağa ne soruyor biliyor musunuz? Gökyüzü nasıl bir yer? Bulut nasıl, rahmet gökyüzünden nasıl iniyor? Söylesene kuzum bu kelimeler senin kulağına nerden çalındı? Kimler öğretti bunca şeyi sana? Kendini bulan su kabağı tohumunun yeni bir amacı var artık: Sahi gökyüzü nasıl bir yer? Anlatsanıza!
Toprakla bir bütün olduğunu hissettiği an başını uzatmaya başladı gökyüzüne doğru. En çok ümitsizliği burada yaşayacak ama bundan haberi bile yok. Biraz daha uzansa gökyüzünü görüverecek sanıyor. Sabırsız ruhta duyulan bekleyişin verdiği ümitsizlik, gayretin sonuçsuz kaldığını görmenin doğurduğu ıstırap... Kıyas edemiyor kendi içinde belli. Yine de biliyor ki hiç böyle ağır yükü hissetmemişti.
Gururu çok incindi. İlk kez kırıldı toprağa. Oysa ki o delip geçiyor her bir tabakayı bir bir. Bir şeyler yapıyor. Yükseliyor, yayılıyor, yeni yeni sulara ulaşıyor, hatta ve hatta toprağı bile bir arada tutuyor. Ama gökyüzünü göremiyor işte. Gerçekten var mı diye düşünmüyor değil. Ama tövbe… Bu rahmet nereden geliyor? Belli ki bu soruyla kafasındaki kuşkuları silip atıyor.
Eskiden olduğu gibi uzun sürmedi bu bekleyiş. Daha ağır geldi taşıdığı yük ama kısa sürede indi. Gökyüzünü gördü. Daha ne isteyebilirdi ki?
Mutluluğuna diyecek yoktu. Hayal ettiğinden bile daha güzeldi. Parlak, ışıklı bir şey gökte asılı duruyor sonra inip kayboluyordu. Tekrar geliyor tekrar gidiyordu. Neydi acaba? Bilmiyordu. Niye bahsedilmemişti ki ondan? Garipti bu hal doğrusu. En çok o şeyi beğendi gökyüzünde. Onun gibi olmak istedi. Her amaç gibi bu da yük olabilirdi üzerine ama olmadı. Fark etti çünkü kendi haliyle öyle olamayacağını ama hayaller kurdu, sevgisini büyüttü o parlak şeye karşı. En sonunda ne olacaktı? O şey gibi olacaktı, ya da olmayacaktı. Her ne olacaksa, varsın olsundu.
An geldi gövdesini daha çok uzatamadığını fark etti. Gökyüzüne değemeyeceğini anladı. Yerde sürüne sürüne ilerlemeye başladı. An geldi meyveye durdu. Çok uzun süre geçmiş gibi geldi kendisine. Çok fazla şey tanımış gibi. Çok uzun zaman geçmemişti aslında. Ne de olsa zaman izafiydi. Ona her şeyi sevdiren; şu uzun olmayan zaman içinde de her anını sevdirdi. Teslimiyeti öğretti.
Meyveye durdu demiştik ya hani. Hiç hazırlıklı değildi doğrusu buna o. Daha yenice; kendi doğumuna, kendi tanıklık etmişken, başka bir doğumun eşiğine tekrar gelivermişti.
Hiçbir şey yapmadan beklemeyi öğrendi. Hiçbir şey yapmadı sadece sabretti. Büyüttü meyvesini köklerini daha da derine, daha da suya doğru saldı. Gün geldi ilk azap sandığı güzellikle, rahmetle toprak altında değil de toprak üstünde karşılaştı. Bir sızıntıyı, ıslak bir toprağı değil de rahmetin tanelerini hissetti. Rahmetin tane tane olduğunu hissetti gövdesinde. Bir yerden değil her yerden gelişine ilk defa tanıklık etti. Güzelce karşıladı onu, güzelce uğurladı. Bir daha gelişini tebessümle bekledi. Bir daha değil çok daha geldi yağmur. Hep aynı içtenlikle karşıladı. Su kabağı tohumu olmuştu artık su kabağı. Hikayenin aslı bundan sonra başlıyordu.
Sadece yağmuru değil birçok şeyi ilk defa hissetmişti bu süre zarfında su kabağı. İlk defa çevresinde dolanıldığını gördü. İlk defa toprağının havalandırıldığını. Bazı eller hissetti üzerinde kendisini yoklayan. Meyvesini büyütmeye çalıştı. Toprağı ana gibi bellemişti doğru. Ama artık kendisi de bir anaydı. Her şeyini meyvesine adadı. Benliğini meyvesi üzerine taşıdı. An geldi, aylardan kasım. Bunu kendisi bilmiyordu ama yazar gayet iyi biliyordu. Çünkü kalemi su kabağına devrettiği andı.
-Bölüm 2-
İnan bu an anlatılmaz yaşanır. Canından can kopması. Bu anı yaşayanlardan başka kim anlatabilir? Tüm benliğini adadığın biriyle gitmekten başka çare yoktur. Bir tohumken ıstırabını yaşadığın hayatın, bir yavrunun bedeninde devam edemeyeceğini bilemezsin ilk başta. Ana gibi sahiplendiğin toprağını bile bırakırsın, ana yüreği işte… Bunu bile yaparsın. Toprağa uzattın elin de kalmamıştır artık. Gökyüzüne yükselmeye çalıştığın boynun da kırılmıştır. Ne vatanının esamesi okunur, ne de gideceğin yerin. Hepsi bir meyve olmuştur. Onun içindir ki alabildiğin nefes sayısınca varsındır. Onunla nefes alabilirsin ancak. Ne yavrunu besleyebilirsin artık, ne toprak anaya vefanı gösterebilirsin. Bu noktada hayat senin için topu topu alabildiğin bir nefestir. Gerisi boştur zaten.
Bazen, üzerinde eller hissedersin. Koşuşturma vardır çevrende, sen de o koşuşturmacanın içindesindir. Bir o yana bir bu yana savrulursun. Sonun bilinmez elbet şimdiden. Meraktan için içini yer lâkin teslimiyeti öğrenmişsindir. Merakın dahi fazla öteye geçmez. İçindekini gizlemek de istemezsin artık, ışık içine girsin içindeki göstersin istersin. Şeffaflık… İşin aslı şudur aslında; gökte asılı duran parlak şey gibi olabilmek… Işığın içinde saklı olduğuna inanırsın. En şeffaf haller en teslimkar zamanlarda ortaya çıkar. Bunu da öğrenmişsindir. Kulağına fısıldanmış bir cümle değildir oysa; hayat tecrübesi için bir su kabağına bu kadar süre de yetiyor belli ki. Kendini bırakırsın sonunda bilmediğin o ellere. Teslim olmanın ilk şartı, karşısındakine güven duymak. Güvenirsin o ellere. O ellerin bildiği vardır elbet. Bir tavandan aşağı sarkıtılırsın ipe bağlanarak. Amacı ne? Bilemezsin. O ellerin bildiği vardır elbet.
Sonrası mı? El-aman! Günden güne suyun çekilir. İçinde boşluk büyütürsün bu sefer. Acı çekersin bunlar olurken. Bedenin sarsılır. Aç susuz kalmaktan beter olursun. Tek bir güzel yanı vardır bu olayın; Güneş’i görmek! Bu süre zarfında o parlak şeyin güneş olduğunu da öğrenmiştim artık. Güneş… Güneş gibi olmak… Asılı dururken Güneş’i görmek… Asılı dururken tek sırdaşının güneş olması. Asılı dururken en çok güneşle göz göze gelmek…
İçimdeki boşluğun, içimdeki kofluğun büyüdüğünü hissediyorum. Suyum çekildi, sertleştim. İçimde bir şeylerin daha yavaş kıpırdandığını anlıyorum. Daha doğru bir ifadeyle daha yavaş attığını. Hayret! Bunca ölüm belirtisine karşın hala hayattayım diyebilmek! Hala hayattayım! Bunun tek sırdaşı güneş. Ben su kabağı "Hala hayattayım!"
Dört ay geçmiş aradan öyle diyor güneş. Anlatıyor; konumu değişmiş. Saldığı nurlar aynıymış fakat bize gelişi değişmiş. Benim hissettiğim sıcaklık, havadaki su zerreleri (buharmış, nemmiş) değişmiş. Denizin (suyun çok olduğu bir yermiş) içinde neler neler değişmiş!
Yeni yeni yavrular meydana gelmiş, vaktini tamamlayan çekip gitmiş. Benim de çekip gitmemi mi bekliyorlar acaba? Uzun olmuş güneşin dediğine göre, asılı kalışım. Sonrası ne? Koca bir içi kof, bir su kabağı mı? Yok öğle değilmiş işte. Vaktini tamamlayan çekip gitmiş ama bu son değilmiş. Yolculuk durmadan devam edermiş. Menzilde ise can vereni bulmak varmış. Onu da anlatmak mümkün değilmiş. Peki diyorum, peki. Anlamaya çalışıyorum onu. Bir de diyor ki bana, bu benim çilem olabilirmiş. Bu da güzel bir şeymiş. Doğrudur diyorum. Çünkü kendimde bazı değişiklikleri daha net hissediyorum. Yavaş atan bir cana sahip olmak, sakin ve huzurlu. Tavanda asılı durmak, sabrın sonu selamet. Güneşle hasbihal etmek, çok şeyi düşünmek, daha derin düşünmek. Güneşi görmek, amaç ona ulaşma isteği. Güneşle göz göze gelmek, ah işte ben de tam bilemiyorum. Söylesem söylesem diyeceğim şu: İçimin dışımın daha da birleştiğini hissediyorum. Güneşin dediğine göre ben çiledeyim kuruyorum! Birkaç günü daha böyle geçirdik. Bu arada ben daha da kuruyorum.
Beni buraya asan eller, yine uzandı bana, asılı kaldığım yerden aldılar beni. Güneşten tam olarak ayrı düşmesem de eskisi gibi göremiyorum artık onu. En önemli tecrübem bundan sonra buldu beni. Kimin eline düştüm, kimin elinden onca eziyet çektim bilmiyorum. Yaşanılan acıları aktarmak kolay olmuyor bazen ama bir yerden başlamalı anlatmaya.
İlk hançer sapladılar sonra bir delik açtılar. Nasıl anlatsam, neyi anlatsam bilemiyorum. Kan ter içinde kalışlarla, soğuk soğuk titremeler arasında gidip gelmeler… Ağrıyı acıyı geçtim de nefessiz kalışlar sonra tekrar hayat belirtisi olarak yakıcı nefes alışlar… Ne kadar vakti böyle geçirdim bilemiyorum. Bu noktada söylenecek tek şey ne olursa olsun, sonu hayır olsun.
İçimde onca ay büyüttüğüm kofluk, onca ay güneşin karşısında erittiğim içim kazınmaya başladı. İçim boşalıyor, boşaldıkça dışıma yaklaşıyor. Bedenim şeffaflaşıyor. Tozum dumanım boldur benim. Her içimden bir miktar daha kopuşunda, koparanı pişman ediyor. Toza dumana boğuyorum onu, o bana daha sert vuruyor. Pamuk gibi, kağıt gibi dökülüyor içim ayaklar altına. Nefretim kabarıyor. Oysa benliğim; üzerine taşıdığım şu meyve yavrumdu. Özenle beslemeye çalıştım onu etlensin diye. Sonumuz koca bir boşluk! Düşündükçe irkildim, hiddetlendim. Öfke, sinir, hiddet hepsi aynı anlama geliyormuş meğer. Ben hepsini terk ettim.
Tam kötü duygularımdan arındığım sırada, bana ödül gibi gelen bir şey oldu. Üzerimde kalem dolaşmaya başladı. Ne güzel desenlerdi çizdikleri. Kendime hayran kaldım. Kalemin zarafetine, asilliğine diyecek yok doğrusu. Kalem gibi olmak; yazmak, yazabilmek, çizmek, çizebilmek, anlatmak anlatabilmek… Ben tam da bunları düşünürken; sıcak, çok sıcak, haddinden fazla sıcak, adı üstünde sıcak havya deldi geçti bedenimi. Keskin bir çığlıkla inledim. Sıcak havya delmeğe devam ediyordu. Tam da güzel kalemin güzel izleri üzerinden gidiyordu. Aman Yarabbi canım ne çok yanıyor! Sanki bedenim savaş alanı, öleni de kalanı da üzerimde duruyor. Bu sıcak havya bana neler yapıyor?
Delindim, delik deşik edildim. Ne oldu sonrası? Bir boşluk yığını oldum. Tam böyle düşünürken ben, aklıma geldi ki o delikler güzel kalemin güzel nakışlarının izi sürülerek açıldı. Son anda zoraki kazanılmış daha doğrusu zorla elde tutulmuş, kaybedilmemiş, bir cana sahipken ben; son bir gayret, bir daha mutlu oldum. Ben kurumuş su kabağı meyvesi, zarif desenlerle dolu bir su kabağı oldum.
Sonrası… Allandım, pullandım. Gerçekten güzel oldum. İçimi dışımı bir yapan şeffaflığımı beğendiler, takdir edercesine nazar ettiler. Kime borçluydum bunu kesin bir şey diyemedim. Şeffaf suya mı, bağrında büyüten toprağa mı, içimi yakıp dışımı güzelleştiren Güneşe mi bilemedim.
Hepsine bir vefa borcum olsun deyip, hepsini kabullendim.
Cilalandım, parlatıldım. Son şeklimi aldım.
Burası benim anayurdummuş meğer, her evde varmışım. Deniz kokulu bir sahil kenti. Gündüzü uzun olduğu kadar gecesi de uzunmuş. Muhabbeti bolmuş. Muhabbetle uzayan gecelerini aydınlatmam için mi bilmem ama içime bir de parlak bir şey kondurdular. Ben ne oldum? Hayallerime kavuştum. Tıpkı güneş gibi oldum.
Işığım içimden geldi. Aydınlattım çevremi. Kalp atışlarım tekrar kuvvet buldu. Bu sefer son bir gayretle değil, hepten bir gayretle mutlu oldum. Anlatabiliyor muyum? Ben güneş gibi oldum.
Bütün bir su kabağı hikayesi; doğumundan şimdiye kadar gözler önüne serilirken, siz benim hikayeme şahit tutulmuşken, bir kalem sahibi kah kendi cümleleriyle kah benim cümlelerimle yaşananları kağıda dökerken, ben masanın üzerinde güneş gibi duruyordum. Yoo hayır… Güneş gibi değil. Ben kendi dünyamın güneşi oldum!
Tam kötü duygularımdan arındığım sırada, bana ödül gibi gelen bir şey oldu. Üzerimde kalem dolaşmaya başladı. Ne güzel desenlerdi çizdikleri. Kendime hayran kaldım. Kalemin zarafetine, asilliğine diyecek yok doğrusu. Kalem gibi olmak; yazmak, yazabilmek, çizmek, çizebilmek, anlatmak anlatabilmek… Ben tam da bunları düşünürken; sıcak, çok sıcak, haddinden fazla sıcak, adı üstünde sıcak havya deldi geçti bedenimi. Keskin bir çığlıkla inledim. Sıcak havya delmeğe devam ediyordu. Tam da güzel kalemin güzel izleri üzerinden gidiyordu. Aman Yarabbi canım ne çok yanıyor! Sanki bedenim savaş alanı, öleni de kalanı da üzerimde duruyor. Bu sıcak havya bana neler yapıyor?
Delindim, delik deşik edildim. Ne oldu sonrası? Bir boşluk yığını oldum. Tam böyle düşünürken ben, aklıma geldi ki o delikler güzel kalemin güzel nakışlarının izi sürülerek açıldı. Son anda zoraki kazanılmış daha doğrusu zorla elde tutulmuş, kaybedilmemiş, bir cana sahipken ben; son bir gayret, bir daha mutlu oldum. Ben kurumuş su kabağı meyvesi, zarif desenlerle dolu bir su kabağı oldum.
Sonrası… Allandım, pullandım. Gerçekten güzel oldum. İçimi dışımı bir yapan şeffaflığımı beğendiler, takdir edercesine nazar ettiler. Kime borçluydum bunu kesin bir şey diyemedim. Şeffaf suya mı, bağrında büyüten toprağa mı, içimi yakıp dışımı güzelleştiren Güneşe mi bilemedim.
Hepsine bir vefa borcum olsun deyip, hepsini kabullendim.
Cilalandım, parlatıldım. Son şeklimi aldım.
Burası benim anayurdummuş meğer, her evde varmışım. Deniz kokulu bir sahil kenti. Gündüzü uzun olduğu kadar gecesi de uzunmuş. Muhabbeti bolmuş. Muhabbetle uzayan gecelerini aydınlatmam için mi bilmem ama içime bir de parlak bir şey kondurdular. Ben ne oldum? Hayallerime kavuştum. Tıpkı güneş gibi oldum.
Işığım içimden geldi. Aydınlattım çevremi. Kalp atışlarım tekrar kuvvet buldu. Bu sefer son bir gayretle değil, hepten bir gayretle mutlu oldum. Anlatabiliyor muyum? Ben güneş gibi oldum.
Bütün bir su kabağı hikayesi; doğumundan şimdiye kadar gözler önüne serilirken, siz benim hikayeme şahit tutulmuşken, bir kalem sahibi kah kendi cümleleriyle kah benim cümlelerimle yaşananları kağıda dökerken, ben masanın üzerinde güneş gibi duruyordum. Yoo hayır… Güneş gibi değil. Ben kendi dünyamın güneşi oldum!
Yorumlar
Yorum Gönder